eVe

I am a Storyteller..

Search

Additional pages

Find me on...

Rakı bahane,sohbet şahane!

Hava güzel,masa büyük..Oldum olası sevmişimdir kalabalık masaları..Mezeler Fransız bahçeleri gibi simetrik düzende sıralandı önümüze bir bir,  birazdan başlıyacak olan muhabbetin belki de tek sorumlusu olan o büyülü içki bardaklarımıza tüm haşmetiyle doldu.İnsanların sanki psikolog karşısında oturur gibi , hayatında iyi kötü giden herşeyi bir bir size aktarmaya başladığı durumu sadece ‘Rakı’becerebiliyor bana kalırsa..

İçiliyor içildikçe de manzara netleşiyor.. Memnun olan yok hayatından,kim konuşsa aynı şey.. Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği. Ama konu bir yerde kilitlenip kalıyor,aşk meşk ilişkileri..

‘Bilir misin ne zordur severek yaşamak. Ne zordur hep yakın hissedip aslında ondan uzak olmak.’diyor içlerinden birisi..Kızım bu kadar gizemli konuşmayı bırak da anlat şunu adamakıllı diyoruz hep bi ağızdan.Başlıyor daha açıklayıcı diğer cümlesine..

‘Eski sevgilimle, birbirimizden ne zaman uzak kalmak zorunda olsak,her gün arar,bazen de günde 4-5 defa konusurduk, iç çekerek devam etti sözlerine  ‘Ama şu an yaşadığım ilişkide,biraz gözden uzak gönülden ırak durumu var, araya mesafeler girdiğinde reset tuşuna basıyoruz,arada bir konuşup yabancılaşıyoruz. Sonra tekrar bir araya gelip devam ederken  bir bakıyorum  ki her şey başladığım gibi!

Hiçbir derinleşme yok,samimiyet yok..’

 

Diğeri atlıyor lafa  ‘olur mu hiç diyerekten!’  Mesela  çok acayip hoşuna giden bişi oldu  dimi? Keşke o da burda olsaydı da görseydi diyebileceğin kişiyi aramak istersin..Sadece nasılsın demek için değil yani aramak..

 

‘Biz de sıra var, bir gün o aradıysa diğer gün ben arıyorum, bizimki çok sevmiyor öle aramaktan da aranılmaktanda..’  Hesabı kitabı var yani bu işin de demekki:) Gün aşırı tek doz!

 

‘Bazen merak ediyorum neden benimle çıkıyor? Halbuki diğer arkadaşlarından biriyle de çıkabilir di’ diyor içlerinden bir tanesi..Bunu hiç anlamadığımız için hemen soruyoruz,o da ne demek diye?  Basit diyor,benimle ilgilendiği kadar diğer arkadaşları ve hatta eski sevgilisiyle de ilgili,onlarla da hergün konuşuyor, onların işlerine koşturuyor, X’in evinde kablo bağlanacakmış,Y’ nin ofiste yardıma ıhtiyacı varmış,biz 2 kişilik değil en az 3 kişilik yaşıyoruz ilişkimizi’

 

Derken derken tüm gözler hiç konuşmayan kişide birleşiyor, bendenizde! Ben diyorum iyi değilim bu tarz konuşmalarda ama yazabilirim, hatta bana ilham verdiniz akşama bitiririm de sizde öğrenirsiniz tüm düşüncelerimi amma kızmaca darılmaca yok ! Gülüşmelerle anlaşma tamam.

 

Aslında sevmek merak etmek de değil midir aynı zamanda ? veya yaşadığın güzel bir anı onunla paylaşmak isteği de değil midir? Merak etmiyorsan,veya yaşadığın ve ya gördüğün bir olayı onunda görmesini istediğin için arayıp resmetmiyorsan sevmiyorsun arkadaşım bu kadar basit.

Eski sevgili olayına gelince; O da güncel ve popüler  olsaydı  adı ‘ESKİ’ olmazdı zaten,geç git,kıyaslama veya beraber olduğun kişinin de gözüne sokma, ne o öyle sürekli onun adını telaffuz edip;  ‘çok sevinme ne de olsa başkasından geldim’ der gibi sürekli..

Seni özel hissettirmeyen,seni yeterince merak etmeyen veya özlemeyen biriyle peki neden beraber olunuyor?

Kanımca; sevmeyi bilen,paylaşmayı öğrenmiş olan , derinlik kurabileceğiniz çok fazla kişi yok şu hayatta,dolayısıyla yalnız kalmamak için ..Ama hemen sorarım da size;

Aklı seninle olmayanın bedeni yanında olsun ister misin ?

Olmuyorsa, olmuyordur! Gönlün rahat mı? Elinden geleni yaptın mı?

 

Gerekli şansı,zamanı ve emeği verdiğinden eminsen ve sonuç değişmiyorsa,cidden olmuyorsa zorlamayacaksın.


Hayattan aldığım en büyük ders: Sevgisiyle karşında sapasağlam duramayan birine, asla yaslanmayacaksın..

 

Sevgiyle kalın!

Evrim

 


BALİ İLE İLGİLİ İLK İZLENİMLER..

Neredeyse bütün bir günü uçaklarda geçirdikten sonra,akşamleyin bu cennet adaya vardık.Otelimizde soğuk bir duş yapıp kendimizi kumsaldaki otelin restaurant’ına attık.Denize doğru masalardan birine oturup,usulca ayakkabılarımızı çıkarttık.Dalgaların sesi ve yasemin kokuları içinde ,Endonezyanın yerli birası Bintang’imizden bir yudum aldıktan sonra yirmi saat uçtuğumuz hissini geride bırakmıştık. Cömert yıldızın denizin arkasından aydınlattığı bu güzel akşamda kilitlenip kalmak istedim ama sonra bir an için on günümün daha olduğunu hatırlayıp çocuklar gibi sevindim.

Sabahleyin arkadaşlarımla birlikte adayı gündüz gözüyle keşfe çıkmak için,sahilde yürüyüş yapmaya karar verdik. Denizin yeşil mavi arası rengi,sahili çevreleyen bitki örtüsünün zenginliği (yeşilin bu kadar tonunu bir arada hiç görmemiştim) ve gökyüzündeki uçuk mavi bulutları görünce, havanız tümüyle değişiyor,fransızların ‘douceur de vivre’ dediği o duyguyu yani yaşamın tatlı keyfinin verdiği o mutluluğu tadıyorsunuz. Ayaklarımız beyaz kumlara gömülü yürürken o muhteşem denizin dalgaları her git-gel’inde(su sürekli metrelerce çekilip,sonra tekrar aynı hızla sahile vuruyor..) sanki bizide sıkıca kavrıyor ve sürüklemek istiyordu,o an düşünebildiğim tek şey yapmayı planladığımız dalga surf’ünün hiç de kolay olmayacağıydı.

Adanın güzellikleri aşikardı ama kendimce çok farklı yerlere seyahat etmiş olan beni en çok etkileyen şey, her şeye rağmen mutlu olan ve sizi de mutlu etmeye hazır insanlarıydı.. Bunca fakirlik ve zor yaşam koşullarına rağmen (ya inanılmaz sıcak ve nemli veya sizi korkutucak derecede gökgürültülü ve yağışlı hava koşulları,tek şeritli yollar ve inanılmaz trafik, tropikal iklimin beraberinde getirdiği börtü böcek..) içinde yaşayan mutlu mu mutlu insanlar..Sanki mutsuz olmak marifet değildir,hatta çok da kolaydır,önemli olan küçük mutlulukları tadabilmek der gibiler sürekli..Burada, önemli bir kariyer,toplumda iyi bir mevki veya paranın mutlu olmak için gerekli şartlardan olmadığını,bilakis bunların küçük mutluluklara zaman ayırmayı engellediğini suratınıza çarpıyor olağan hayat ..Hangi işi yapıyor olurlarsa olsunlar,asla şikayet etmiyorlar,çok çalışıyorlar ama bütün bunların arasında hayattan fazlasıyla keyif alabiliyorlar.. O yüzden sahilde sabah işe gitmeden önce ufak kızıyla beraber surf yapan bir anne veya dans eder gibi yürüyen yaşlı insanları görmeniz çok olağan..

Bu arada ada halkı özellikle genç kızlar, açık tenli ve sarışın bayanlara ünlü aktris muamelesi yapıyor,sık sık etrafımı insanlar sarıp da fotoğraf çektirmek için yarışınca,itiraf edeyim hem şaşırdım hem de bu kısa süreli şöhret duygusu hoşuma gitti…Neden fotoğraf çektirmek istiyorsunuz diye sorduğumda aldığım cevap bir o kadar şaşırtıcı,hep bir ağızdan çünkü sizin hayranınız diyorlar..

Özetle bu insanların pozitif enerjisi ,beni,kendi bazı büyük kişisel mutlukların peşinden gitme isteğimden ötürü utandırdı. Keşke,sabah işe gitmeden önce surf yapabildiğim, surf tahtamı tıpki ordaki gibi motoruma bağlayıp işime gidebilmeme olanak sağlayan böyle bir adada, en önemlisi de; en büyük mutluluğu bile kıskanmadan görebilen tok gözlerle çevrili bu güzel insanlarla dolu ada hayatını bir süre tadabilseydim..

Kaybedenler Kulübü

Benim lise ve üniversite öğrencisi olduğum 90 lar boyunca ders çalışırken,sıkıldığımda,kitap okurken hep yanımda o vardı,tutkunu olduğum ‘Kent Fm’..Bir sürü özel radyo açıldı,farklı karakterler hayatımıza girdi ama öyle bir ikili vardı ki Kent Fm’de; ‘ Kaan ve Mete’ ikilisinin programı Kaybedenler Kulübü artık yayınlanmasa da hala internette paylaşılan kayıtları ve hafızlarda kalan sohbetleriyle 90ların radyo programları arasında benim için  ayrı bir yere sahip oldu.

Radyonun  altın yılları olan 90larda çok konuşulan bir programa imza atan bu iki adamın hikayesini anlatan  filmi ‘Kaybedenler Kulübünü’ dün izledim.Anıların da etkisiyle ben çok eğlendim o kesin..Filmin yönetmeni Tolga Örnek Gelibolu belgeselide dahil olmak üzere birçok belgesel çekimi ile dikkatleri üzerine çekmiş başarılı bir yönetmen.Oyuncu seçimlerinin çok başarılı olduğunu söylemem gerek.

Nejat İşler’den başka kim Kaan rolünün altından kalkabilirdi bilmiyorum. Ahu Türkpençe ve son zamanlarda beğeniyle izlediğim Yiğit Özşener  bu filmde gerçekten övgüyü hakediyor. Atlanmaması gereken bir oyuncuda filmde kendini oynayan Şenol Erdoğan.Normalde 6.45’in editörü olan aktör şaşılacak şekilde doğal oynuyor..

Hikayeyi bilmeyenler için özetlemek gerekirse; fotoğraf çekmeyi seven ve alternatif kitaplar basan bir yayınevi sahibi olan Kaan ve plak ve efemera koleksiyonu yapan ve bir bar işleten Mete Kent FM’de Kaybedenler Kulübü adını verdikleri bir program yapmaktadırlar. Başta kimse farkında değilmiş gibi görünse de program zamanla o kadar ilgi çekmeye başlar ki tüm gün ratinglerinde ilk program olmayı bile başarırlar. Kendine has bir dinleyici kitlesi oluşturmayı başaran program sevildiği kadar eleştiriler de almakta zaman zaman yayınlandığı radyonun uyarı cezaları almasına neden olmaktadır. Ancak kahramanlarımızın derdi ne kadar dinlendikleri ya da nasıl eleştirildikleri değildir, onlar sadece birbirlerinin sohbetinden hoşlanan ve bunu radyoda paylaşan iki arkadaştır ve seyirci de perdede bu iki adamın hayatının bir bölümüne tanık olacaktır.

Filmin beni en çok etkileyen unsurlarından biri de kesinlikle müzikleri! Programda çalınan damar müzikler  örneğin Ferdi Özbeğen’den Dilek Taşı beni benden aldı öyle söyliyeyim,bu kadar sevebileceğimi hiç düşünmemiştim. Bunun dışında Gülce Duru & Can Gox ikilisinden My Woman mükemmel. Kapanış sahnesinde dinlemeye başladığımız MFÖ klasiği Yalnızlık Ömür Boyu ise son nokta olsa gerek! Orijinal film müzikleri Cavit Ergun ve Can Göksu tarafından yapılan filmde yer alan tüm parçaları soundtrack Universal Müzik Taxim Edition tarafından piyasaya çıkarıldı ve bugün itibarıyla aldım,tek kelimeyle muhteşem!

“Kaybedenler Kulübü”ne ilham veren efsanevi radyo programını yaratan ikili Mete Avunduk ve Kaan Çaydamlı: “İzleyicinin iki dakikada gördüğü şeyi biz üç yıl yaşadık. Zordu…” diyorlar..Siz iki dakikada olsa gidin görün,izleyin! 

 

Öyle biriyle tanıştım ki!

Yazma işi enterasan bir iştir.Yazım kurallarında hata yapmamayı öğrensek bile sözcükleri niyetlerimizi yansıtacak biçimde yan yana dizebilmek gerçekten mücadele gerektirir.Bir olayı yazıya döktüğünüz zaman, yazdıklarınız onun yüzeyini şöyle bir yalayıp geçer,güneşin batışını izleriz,sonra güncemizi yazarken doğru sözcükleri ararız,’güzel’diye betimleriz o gün batımını,ama güzelden fazlasını hak ettiğini biliriz,fazlasını bulamayınca da unutur gideriz gün batımını tam betimleyemediğimizi.

Şu an bana olan tam bu. Bir sabah öyle biriyle tanıştım ki, tüm ruhumu sardı,ama adını öğrenemedim.Sonra dün sabah yine karşılaştık,  ‘Bodrum Mantı Cafe’de..Bu sefer adını öğrenecektim.İnternette araştırdım ve buldum.Adı ‘ZAZ’dı! Şimdi size onu anlatacak doğru betimlemeleri bulamıyorum.Ne yazsam da fazlasını hak ettiğini düşünüyorum.

Onu ilk kez Montmartre’da bir sokakta, bir gitar ve bir kontrbas eşliğinde çıplak sesiyle ‘Je Veux’ isimli parçayı seslendirirken görmüşler,eskinin sokak müzisyeni şimdilerde albümleri internette rekor kıran başarılı bir müzisyen Zaz. Gerçek ismi Isabelle Geffroy, 1 Mayıs 1980 Fransa doğumlu ve öğretmen bir annenin kızı. 5 yaşındayken kardeşleriyle birlikte gittiği konservatuarda kurslara katılan Zaz, bunu 11 yaşına kadar devam ettirir. Müzik teorisi, keman, piyano, gitar ve koro şarkıcılığı dersleri alarak müziğe başlar. Bordeaux’ya taşındığında ‘Fifty Fingers’ isimli blues grubuyla, sahne hayatına adım atar. Müzikal ve caz ağırlıklı olmak üzere çeşitli türlerde şarkılar söyler. 2009’da Paris’te gerçekleştirilen bir  yarışmada birincilik kazanır. 10 Mayıs 2010’da da kendi yazdığı ve söylediği dillerden düşmeyen şarkılardan oluşan ilk albümünü piyasaya sürer. Derken televizyon, radyo programları, gazete haberleri ve en önemlisi internet… İnternete düşen videoları dünyanın her yanında tıklanma rekorları kıran Zaz, çok değişik tür müzik dinleyebilen, her profilden insan tarafından sevilip kabul gördü ve sanal ortamlarda paylaşıldı. Bu sayede albümleri dünyanın dört bir yanına dağıldı, turne ayakları Montreal’den Milano’ya kadar uzandı. Zaz’ın albümü geçtiğimiz hafta da Türkiye’de yayınlandı.

Zaz’ın hafif dumanlı sesi ‘Je Veux’ gibi şarkılarda coşkuyu taşısa da albümde bulunan ‘Dans Ma Rue’, ‘Eblouie Par La Nuit’ gibi daha az hareketli parçalarda ağlamaklı bir üslup takınıp hüznü dinleyiciye hakkıyla ulaştırıyor. Zaz, müzik hayatı boyunca etkilendiğini söylediği Ella Fitzgerald, Enrico Macias, Bobby McFerrin, Richard Bona’yı müziğine oldukça iyi yedirmiş. Fransız şarkılarının ruhunu, cazı, blues’u, Afro, Latin ve Küba müziklerinin ritmik etkilerini Zaz’ın müziğinde rahatça duymak mümkün. Doğaçlamaysa, onun müziğinin doğasında var. O Edith Piaf gibi sokaklardan gelmiyor ama müzik eleştirmenlerince Piaf’ın tahtına aday gösteriliyor. 

Zaz’ın hiçbir elektronik işleme maruz kalmamış sesi ve beni kendine aşık eden şarkıları’nın temelinde,sadelik ve doğallık var..Odamı saran müziğinde,Pazar akşamında bir bardak kahve ve iyi bir kitap dışında hiçbir şey istemememin ne kadar doyurucu ve keyif verebildiği becerisini hissedebilmek var..

Au Revoir!

Evrim

BURJUVAZİ,sıradanlık ve onların arasında bİr ben..

‘Burjuva’ sözcüğü birçok insan için hakaret niteliği taşır.19 yy’ın başlarındaki değer sistemine göre burjuva olmak; para,güvenlik,gelenek,temizlik,aile,sorumluluk,iffet gibi konularda,başkalarının çoktan değiştirdiği düşüncelere saplantılı bir biçimde bağlı olmak anlamına gelir ki son iki yüzyıllık dönem içersinde Zürih,Batı’nın en modası geçmiş kentlerinden biridir,dolayısıyla en burjuva kentlerden biri de derseniz bu samimi bir iltifat olacaktır.Ve bu burjuva kentin’de ‘sıradan’ bir yaşam sürme fikri beni büyülüyor’  demişti bir yazar okuduğum  kitabında..

 Bende düşünmüştüm o zaman burjuva olmayan aynı zamanda hiç de modası geçmeyen,sıkıcı olmaktan çok uzak İstanbul’da ‘sıradan’ bir hayat yaşama fikri beni heyecanlandırıyor muydu diye?

İstanbul’da ‘sıradan’ bir yaşam sürmenin kıskanılacak bir yanı yoktur; ‘Sıradan’ hastaneler,okullar ve evlerin bir çoğu çok kötü durumdadır.Tabii bunların mükemmel örnekleri de vardır ancak gelir düzeyi biraz daha üst segmenttekilerin ulaşması mümkündür. Kısacası İstanbul bir burjuva kenti değildir,zenginlerin,orta hallilerin ve  fakirlerin yaşadığı bir kenttir.

Zürih’inde içinde olduğu birçok  Avrupa ülkesi , herkesi kıskandırabilecek konfora sahiptir. Harika tramvay,metro hatları,temizliği,güvenliği,yüksek teknolojik özellikleri ve dakikliğiyle..

Bu şehirlerde sıradan bir vatandaş olmak,iyi bir hayat yaşamak anlamına gelebilir pekala.Bu şehirlerde  otobüs veya metroda yolculuk yapmaktan kaçınmak için bir araba alma isteği öyle zannediyorum ki İstanbul’daki kadar önemli değildir.

Yada bisiklete binmek, yürüyüş yapmak için kentlerin ortak alanlarını kullanmaktan kaçıp,şehir dışı veya  şehrin gizli kalmış noktalarına sığınma isteği de..

Eğer bisikletimi evimin yakınlarında kullanabilecek, Vespa ile işe gidip gelebilecek,metro veya otobüslerde itişip kakışmadan oturabilecek, devlet hastanelerinde sinirleri bozulmadan işlem yaptırabilecek,kısacası daha medeni unsurlarla dolu bir şehir olsaydı İstanbul, sıradanlığı sevebilirdim.

Yaşadığım şehri seviyorum ama sıradan yaşamayarak..

O yüzden İstanbul’da  bir ben ve o Burjuva kentlerinde bir başka ben var..

Sevgiyle kalın!

Evrim

Siz kendi kararlarınızı vermediğiniz sürece,kader sizi yenecektir..


‘Kader’ tam olarak ne?

Kaderimizi biz mi kontrol ederiz,yoksa bilemediğimiz,göremediğimiz güçler mi yönlendirir?

Bu konu üzerine çok yazıldı,çizildi,filmler yapıldı.Bugün o filmlerden birini ‘kader ajanları’ nı izleyince, bir de ben yazayım eksik kalmayayım dedim. 

Sözlük anlamına baktığınızda; bütün olayların önceden ve değişmeyecek biçimde düzenlediğine inanılan doğaüstü güç, ezeli takdir yazdığını görürsünüz.İslam dininde kader anlayışı, doğumdan ölüme  kadar, iyi ve kötü meydana gelecek bütün olayların Allah katında malum olmasıdır şeklinde yer bulur.

Musevilik dininde ise bu inanç, diğer dinlere göre bir parça değişiklik gösterir, Museviliğe göre bir insanın kaderi, tüm hayatı boyunca baştan yazılmaz ve bir yıl önceki hâl ve hareketlerine göre yıllık olarak yazılır. Bir yıl boyunca iyi ve hayırlı işler işleyen kişilerin kader,i bir yıl sonrası için iyi yazılır..

 Mistisizmde ise, yanlış bilinen ve bilindiği şekliyle de insan, hayatını belirleyen kavramların başında gelmektedir denir..

Anlayış dinlere ve insanlara göre tanım değiştiriyor anlaşılan, ancak etrafımda hayatındaki olumsuzluklara bahane olarak kullanan o kadar çok insan görüyorum ki..Kader değilmiş,zaten olsa olurdu v.s

Kader var mı yok mu bilemem ama,her zaman bir seçim hakkı var ve seçimlerimiz kaderimizi belirliyor olmalı,cesaretli ve kararlı olup elimizden geleni yapar isek,olursa ne ala yaşamımızı değiştiriririz olmaz ise de en azından denedik der,kabulleniriz diye düşünüyorum.Hatta bu konu hakkında milattan yaklaşık 2000 yıl önce Hititlilere ait kalıntılar içerisinde bulunan bir duvar yazısından çok sevdiğim bir mısra aklıma geldi;

‘Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için ‘cesaret’, değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmem için ‘sabır’, ikisi arasındaki farkı bilmek için ‘akıl’ver..

Hatta bu yazının tamamı o kadar güzel ki konuyla ilgisi olmasada sizinle tümünü paylaşmak istiyorum;

Tanrım beni yavaşlat ! Aklımı sakinleştir, kalbimi dinlendir.

Günün karmaşası içinde, bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükunetini ver. Sinirlerim ve kaslarımdaki gerginliği, belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka.

Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret; bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı, güzel bir köpek yada kediyi okşamak için durmayı, bir kitaptan birkaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi öğret.

Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat. Hatırlat ki yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, yaşamda hızı artırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim.

Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla. Bakıp göreyim ki onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır.

Ve hepsinden önemlisi: Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için ‘cesaret’, değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmem için ‘sabır’, ikisi arasındaki farkı bilmek için ‘akıl’ ve beni aşkın körlüğünden ve yalanlarından koruyacak ‘dostlar’ ver.

Evrim

1 sene daha kafam rahat!

Japonlar güzelliğin ilk solduğu tam yaşı buldular: 35.09!  Japonlar?? Teknolojik buluşlardan sonra,yaşla başla da mı uğraşmaya başladılar ?? 35 i anladık da 09’u neyin nesi onu anlamadım,ayrıca Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiirinde dediği gibi, 35 yaş yolun yarısı dediğinde, 30 yıl sonra Japon bilim adamlarınca da böyle bir tezi açıklayacağı aklına bile gelmemiştir sanırım…

Neyse benim kafam rahat en azından 1 yıl daha..Dün gece de bunu kutladım, benim için özel mekanda, sevdiğim dostlarıma,en sevdiğim şarkılarımı çalarak..Ne zaman bir kulübe gitsem,keşke şu şarkıyı çalsalar,şimdi de şunu deyip dururum,dj’den istek parça istemeyenlerden biri olarak da cidden dururum ama dün gece öyle olmadı,bütün o sevdiğim şarkıları öyle bir sıraladım ki,geceden en çok ben keyif aldım o kesin.

Touchdown ailesine de benden sonsuz teşekkürler, kendimi oraya ait hissettirdikleri ve setin başında ısmarladıkları o renkli güzel içkiler için.

Kimi dostlarım iş günü yorgunluğuna rağmen, kimi iş yolculuğundan dönerken,uçaktan iner inmez,kimi hasta olmasına rağmen,kimi morali çok bozuk olmasına rağmen,kimi senelerdir görüşmememize rağmen,kimi yanımda olmayı çok istediği halde uzaktan gönderdiği güzel dilekler ile dün bir şekilde yanımda olan tüm sevdiğim o insanlara bugünkü yazım.

Her doğumgünüm’de tatlı bir hüzün olur bende, yaşanılanlar bir bir gözden geçirilir, sene sonu  muhasebesi yapılır..Dün yapılan muhasebe sonunda ortaya çıkan sonuç;

 Hayata değer bir yaşam yaşamaya, sevmeye değer bir aşk yaşamaya, paylaşmaya  değer arkadaşlıklardan asla vazgeçmemeye,ne eksik ne fazlasını keşfetmeye devam!

 

Hayatı keyifli kılan tüm sevdiğim insanlar,

İyiki varsınız..

Evrim

Bedeni ve ruhu fit yapabilmek…

Doktorlar hep ne der?

 

Her sabah aç karnına içilen bir bardak ılık suyun ardından bir avuç ceviz çok iyi gelir,

Günde 10 bin adım atman şart, 

Balık çok mühim, ceviz mühim. İkisinin içinde de omega 3 yağı var,

Balık hariç, kırmızı etle beyaz et aynı. Çünkü hem danaya, hem de tavuğa yüksek dozda hormon ve antibiyotik veriliyor. Et yenecekse, hepsi yenebilir. Fark etmez!

Üniversitede Moleküler Biyoloji & Genetik  eğitimi almış olduğumdan mıdır nedir bu konulara hep meraklı oldum ama bir sergide gördüklerim, bildiklerimin yanında bana unutulmaz bir deneyim yaşattı.

İnsanın kendiyle karşı karşıya kalmasını sağlayan BODY WORLDS sergisi’ndeydim.

İnsan vücudunun zarif formunu keşfedip, stres altında ve hastalık zamanında nasıl kırılgan olduğunu ve sağlıklıyken de nasıl müthiş bir güce ulaştığını gösteren BODY WORLDS sergisi, Vücutlarını bağışlayan kişilerin bedenlerinin ve iç organlarının halka sunulduğu tek insan anatomisi sergisi niteliğini taşıyor.

Alman bilim adamı Gunther von Hagens tarafından “plastination” denilen bir yöntem ile çürümez hale getirilmiş olan 200’den fazla insan bedeni parçasının sergilendiği sergide, kaslar, damarlar ve organlar, yaşayan vücudun içinde olduğu gibi, bozulmamış haliyle sunuluyor.

Sergi ayrıca yaşla ilişkili konulardaki inanılmaz başarı ve ibret öykülerinin yanı sıra, ömür uzatma araştırmalarındaki en son bulguları da ziyaretçilerine sunuyor.

Body Worls’den ne anladım?

 Sağlıklı ve uzun yaşamın sırrı; genetik faktörler dışında, doktorların sağlıklı yaşam öğütlerine kulak verip sevgi dolu  bir hayat yaşamaktan geçiyor.

Sevgi mevzusu da bi o kadar önemli, çünkü sevgisiz, bencil, kötülük düşünen insanın kalp krizi riski ve ölüm oranı çok daha yüksek.

Bedeni ve ruhu fit yapabilmek dileğiyle,

Sevgiyle ve sağlıkla kalın..

PS: Sergi,27 Mart 2011 tarihine kadar Antrepo 3’te sergilenmeye devam edecek. 

Evrim 

 

‘Doğudan Batıya 30 Günde Küba..’

‘Yaşamımıza belli bir mesafeden bakmak,kendimizle ilgili şeyleri daha iyi görebilmek ve hayatımızda nelerin gerçekten önemli olduğunu bir kez daha fark etmek,hatırlamak..Yollara düşmemizin bir sebebi de bu olsa gerek..’ diyor serginin ev sahibi Cem Canbay.. 

Neden Küba dediğinizde verdiği cevap düşündürücü; 

‘İçinde yer aldığımız düzenden farklı,daha insancıl ve daha eşitlikçi bir yönetim şekline sahip olduğunu düşündüğü ve ayrıca doğası,melez kültürü,müziği ve dansları nedeniyle yakından tanımak istemiş’ ve yolculuğuna Havana’ya indikten hemen sonra 16 saatlik bir otobüs yolculuğuyla, doğuya başkent Santiago de Cuba’ya giderek başladı.Küba devriminin doğum yeri olan,Salsa müziğinin öncüsü Son’un beşiği niteliğinde  ve kökleri nedeniyle de en fazla Karayip kültürünün yaşatıldığı Santiago de Cuba’dan, kiliselerle dolu Camaguey ve sonrasında göz kamaştırıcı kolonyal evleriyle dikkat çeken Trinidad’a geçti.Daha sonra 1800’lerde adaya gelen Fransız göçmenlerin etkisini zarif mimari yapılarında görebileceğimiz,şeker üreticisi, huzurlu şehir Cienfuegos’u, Che Guevara’nın mozolesinin bulunduğu Santa Clara’yı ve tütün tarlaları ve tütün üreticileri ile bilinen Vinales’i geride bırakarak adanın kalbi ve ruhu olan Havana’ya vardı. Bu süreci  Kübalı ailelerin yanlarında pansiyoner olarak kalarak ve otobüsle seyahat ederek  30 günde tamamladı. Yolculuğunda hissettiklerini şöyle aktarıyor Cem Canbay; ‘bazen kendimi zaman içinde donmuş gibi hissettim, bazen karşılaştığım yaşam koşulları nedeniyle hüzünlendim, bazen de insanların hayatta kalmak için savaştıklarını ve her gün ekstra bir para bulmak için yaratıcılıklarını konuşturduklarını gördüğümde, onlara bütün kalbimle saygı duydum,bu dost insanların enerjisi beni de sardı ve yaşama daha fazla umutla bağlanmamı sağladı.Her türlü ortamda gülümsemeye  ve yaşamın keyfini çıkarmaya çalışan bu insanlarbu dirençleriyle daha güzel günlere ulaşıp,daha fazla gülümseyeceklerdir diye düşünüyorum,zaten bende Küba’yı fotoğraflarken tercihimi bu yönde kullandım’ 

Bu güzel fotoğrafların sahibi Cem Canbay, aslında bir diş hekimi.Ama seyahat etmeye,farklı kültürleri tanıma tutkusu onu seyahat fotoğrafçılığı ile ciddi olarak ilgilenmesine neden olmuş.Hatta muayenehanesinde hastalarına, tedavi sırasında rahatlamaları için fotoğraflarından derlediği görüntüleri izletiyor. Ne hoş değil mi?

Cem Canbay kesinlikle tanıdığım ilginç kişilerden biri, umarım yakında yeni bir sergisine katılma fırsatı bulurum.

PS: ‘ Neye karşı tutkunuz olduğunu, sizi neyin heyecanlandırdığını bulun.Başkalarının gözünde ilginç biri olarak kalmanın anahtarı, kendi gözünüzde ilginç biri olmanızdır’ ( Lauren Hutton)

                                                                                                                     

Sevgilerimle,

Evrim 

Aşk meşk üzerine..

‘Belli bir yazgıya en çok romantik yaşantımızda özlem duyarız. Genelde ruhumuzun derinliklerine inemeyen insanlarla yatağımızı paylaşmak zorunda kaldığımızdan, günün birinde düşlerimizin erkeği ya da kadınıyla karşılaşacağımıza inandığımız için bağışlanamaz mıyız?’

Günün sevgililer günü olması dolayısıyla bende bugünkü yazıma bu satırlarla başladım, ancak bu  cümleler bana ait değil,sahibi  ALAIN DE BOTTON!

ALAIN DE BOTTON, İsviçreli yazar ve televizyon yapımcısı. Harward Üniversite’nde başladığı felsefe doktorasını,yazarlık kariyerine başlayabilmek için yarım bıraktı. Kitaplarında ve tv programlarında, çeşitli kavramları felsefi tarzda işleyerek onların gündelik yaşamla bağlantılarını kurar.


Edebiyatı hayatla başarıyla harmanlayan yazar halen Londra’da yaşıyor ve günümüzün en sevilen kalemlerinden biri olmayı sürdürüyor. Felsefe, Mimari, Aşk, Seyahat gibi farklı konulara değindiği kitaplarından biri  de yukardaki satırlarla başlayan  ‘Aşk Üzerine’ .


Alain de Botton, bu kitabında, insanoğlunun yaşadığı en yoğun duygunun haritasını Aristo, Marx, Nietzsche, Wittgenstein, Tolstoy ve Stendhal’in rehberliğinde çıkartıyor.Yazarın hınzır, duyarlı, gerçekçi ve bilge kaleminden aşkın tetiklediği ruh halleri birer birer dökülüyor.

Bize çok tanıdık gelen bu ruh halleri, derinlikleri, çelişkileri ve sırları ile karşımıza çıkıp aşka dair söylenen, düşünülen ve yaşanan her şeyi aydınlatıyor.

Yazar kitabın ilk bölümünde, romantik yazgıcılık konusunu irdeliyor. Yani, biriyle tanışmanın basit bir rastlantı olabileceğini aklın almaması durumu. Öyle ya,yazgı ,kısmet gibi olguları gerekli şüphecilikle değerlendirebilecek yetkinlikte olsak bile, elimizdeki verilere yüce anlamlar yükleyerek zamanı öyküselleştiriyoruz.Ve tüm doneleri alt alta,üst üste topladığımızda belki de o biriyle tanışma olasılığımız 584082 de 1’lik bir şans.

‘Tanrı kumar oynamıyorsa, çöpçatanlık yapacak hali yoktu ya’ diyor Botton..

Peki o zmn, bazı olayları yazgının bir parçası olarak algılama eğiliminin ardında ne yatıyor? Belki de tam zıddı.Yani bilinmezliğin uyandırdığı kaygı.

Kitabın 2.bölümünde ise aşık olma süreci işleniyor ve ‘Enerjimizi kısa bir süre içinde mucizevi bir biçimde inandığımız belli bir yüz üzerine odaklamak ve böylece hayal kırıklığından kaçınmak için aşık olunanın değerlerini inatla abartmak ‘her coup de foudre’ da yok mu?  (* yıldırım aşkı) cümleleriye devam ediyor.

Peki,katıksız sevgiyle birine bakıp onunla olmanın verebileceği zevki düşlerken, önemli bir tehlikeyi gözden kaçırmamız olası: Sevgimize karşılık verdiğinde, ona duyduğumuz ilginin ne kadar çabuk söneceği.

Batı düşüncesinde aşkın yalnızca karşılıksız kalabilecek Marksist bir alıştırma olduğunu, zaten karşılık görmeyerek beslendiğini ileri süren karamsar bir gelenek vardır.Bu düşünceye göre, aşk varılacak bir nokta değil o noktaya giden yolun kendisidir ve aşığın hedefine ulaşması, yani sevdiğini elde etmesi aşkı küllendirir.Dört asır sonra aşkın nasıl beslendiğini irdeleyen Montaigne de aynı düşünceyi savunuyordu: ‘Aşk bizden kaçanı yakalamak için duyulan çılgın arzudan başka bir şey değildir’

Stendhal de aşkın ancak  aşık olunan kişiyi yitirme duygusu üzerinde temellendirilebileceğine inanıyordu.

Bu düşünceye göre, aşıklar zaten sürekli özlem duymak ile usanmışlık arasında gidip gelirler’

Ve bana göre de Çoğu ilişkide, Marksist bir durum gelip dayanır kapıya mutlaka(genelde aşkın karşılıklı olduğu anlaşıldığı anda) ve nasıl sonuçlanacağı, insanın kendi kendine duyduğu sevgi ile nefret arasındaki dengeye bağlıdır.Kendini sevmeyen,kendine nefret duyan kişi , aşkı bulduğunda kendine layık bulmadığı için karşısındakini itecektir ve aslında sizi sevdiğini bildiğiniz halde garip davranmasının nedeni de genelde bundan çıkıyor bana kalırsa.Halbuki kendiyle barışık biri, karşısındakinin gerçekten sevilesi olduğunu kabullenip aşkı yaşabilir.

Yani sağlıklı insanlara göredir aşk kanımca …

Bu konuda  merak edilen bir sürü konu olduğu gerçek ki filozoflar,yazarlar,düşünürler de bu konuya kafa yoruyorlar. Bunlardan bir tanesi Alain de Botton. Ve yarın bu ve diğer konuları felsefe,iş, seyahat hakkında konuşmak  ve aklınıza takılanları sormak için  Salon İKSV  Beyoğlu’nda olacak.

11 kitabı,30 ülkede en çok satılanlar arasına giren, ‘günlük yaşamın filozofu’ olarak nitelendirilen bu yazarın söyleşisini kaçırmayın derim.

Sevgiyle kalın!

 Evrim

 

Loading posts...